Translate

Bu Blogda Ara

Girit ' e nasıl gidilir -2



Nasıl Gidilir?
Türkiye'den Girit'e doğrudan uçuş seferi bulunmuyor. Ancak Atina üstünden aktarmalı olarak Hanya ve Kandiye’ye ulaşmak mümkün.
Ayrıca Pire Limanı'ndan Girit'e feribot seferleri de bulunuyor. Pire –Kandiye arası hızlı feribot ile 9 saat kadar zaman alıyor. Yaz aylarıyla seferler sıklaşıyor.
Yunanistan'a gidecek Türk vatandaşları için vizesi zorunlu.

Telefon kartı ile çalışan kulübeler ve kontörlü telefonlar tüm turistik merkezlerde bulunabiliyor.

Ada içerisinde gönlünüzce gezmek içinse en iyi yöntem kiralık araçlar. Ayrıca ada içi toplu taşıma otobüslerle sağlanıyor. Merkezler arasında seferler oldukça sık. Hanya –Kandiye arası bu otobüslerle yaklaşık 2.5 saat alıyor.

Ayrıca adanın güneyini gezmek isterseniz, kara yolundan ulaşamayacağınız kentlere feribotla gidebilirsiniz. Paleochora, Sougia, Agia Roumeli, Loutro and Hora Sfakion ile güneydeki Gavdos Adası arasında feribot seferleri mevcut.

Ne yenir?
Girit mutfağı, beslenme uzmanlarınca en sağlıklı Akdeniz mutfağı olarak gösterilmektedir. Giritli aşçılar doğadaki her türlü yeşil otu haşlayıp, limon ve zeytin yağ ile salata yapabilecek hünere sahiptirler. Turp otu, ebegümeci, labada, radika bu soslu salatlardan sadece bir kaçıdır. Ayrıca, etli olarak da farklı usullerde pişirilen Maghrata yemeği (Ege sahillerinde Arapsaçı olarak bilinir) anasonlu tadıyla Girit mutfağının en meşhur lezzetlerindendir.
Giritlilerin birbirinden nefis mezeler yaptığını da atlamayalım. Özellikle kabak çiçeği dolmasını yemeden geçmeyin.
Girit’te canınız balık çekerse, Akdeniz’in en lezzetli deniz balıklarını yiyebileceğiniz restoranları her kentin liman sahilinde bulabilmeniz mümkündür.
Nerede kalınır?

Girit'te konaklama için pek çok alternatifiniz var; fakat yaz aylarında iyi bir otel bulmak için önceden rezervasyon yaptırmanız yararınıza olur. Ayrıca küçük pansiyonlar ve butik oteller de oda+kahvaltı ya da sadece oda seçenekleriyle adada hizmet veriyor.

bir gün Girit’e gidin.


Girit.. Yunanistan’ın en büyük, Akdeniz’in beşinci büyük adası.. Birçok uygarlığın beşiği olmuş, konumu gereği imparatorlukların ilgisini çekmiş, ele geçirmek için uğruna savaşılmış, mitolojiyi beslemiş, “bulutları devşiren” tanrılar tanrısı Kronosoğlu Zeus’un doğduğu topraklar.. Tarihteki bunca önemi, doğal güzellikleri, sağlıklı otları, leziz mutfağıyla ün salmış Girit’e doğru yola çıkarken büyüleneceğim bir yer görmeyi bekliyordum. Gezimin sonunda beklentilerim bir parça suya düştü. Sevdiğim ama çok da etkilenmediğim Girit hakkında sevgili SenDeGit okuyucularına verebileceğim bilgiler şunlar:

Girit’teki günlerim boyunca Heraklion’da kaldım ama kentin doğu ve batısındaki yakın yerleşim yerlerine de gidebildim. Hersonissos ve Agios Nikolaos doğuda, Retimnon batıda gördüğüm yerler. Hersonissos, onca plaja karşın sıradan bir tatil kasabasını andırıyor. Agios Nikolaos ise çok daha şirin. Agios Nikolaos’un en dikkat çekici yanı, burada denizin çok ince bir kanaldan karaya doğru süzülerek küçük bir gölümsü yaratmış olması. Buralılar, o girintiye göl diyorlar zaten. Gölün çevresine sıra sıra, ışıl ışıl restoranlar dizilmiş. Retimnon ise Heraklion gibi büyük bir yerleşim yeri. Bu saydığım üç yere de uğramanızı öneririm ama esas olarak Heraklion’da gezdiğimden daha çok bilgiyi burayla ilgili verebileceğim.

Heraklion’a gittiyseniz tarihi açıdan görmeniz gereken ilk yer Knossos antik kenti olmalıdır. Knossos, Heraklion kent merkezine 8 km uzaklıkta, 15 dakikada bir otobüs seferleri yapılıyor. M.Ö.(3500-1100) yılları arasında Girit’e egemen olan Minos uygarlığının kalıntıları, saray ve çevresindeki yapılaşmalar burada bulunmakta. İlerleyen yıllardaki saldırılarla, depremlerle kalıntılar epey zarar görmüş, yıkılmış. Ayakta kalan yapılar bütüne göre çok az. Minos uygarlığının mimarisi ilgi çekici. Kent, piramide benzer biçimde kat kat inşa edilmiş. Açıkta kalan koridorların hepsi bordo sütunlarla desteklenmiş. Duvarlar yine bordo ağırlıklı olmak üzere, canlı renklerle süslenmiş, fresklerle bezenmiş. Çoğu freskin orijinali Heraklion Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Kalıntıların halka açık bölümüne ise kopyalarını koymuşlar. Bir iki bölümde orijinallerini de sergiliyorlarmış ama birkaç yıl önce bu bölümleri ziyarete kapamışlar. Gelenler ufak ufak duvarları kazıyarak bu fresklere zarar veriyor ya da küçük parçaları çıkartıp çalıyorlarmış.

Mitolojiye göre Minotor (“Minos’un Boğası” anlamına geliyor) ve labirent efsanesi bu antik kentte gerçekleşiyor. Hani şu Daidalos ile oğlu İkarus’un balmumundan kanatlarıyla uçarak kurtulmak istedikleri labirent. Biz Knossos’ta labirentin izlerini bulamadık ama uçabilmenin özgürlüğüne kapılıp güneşe daha da yakınlaşmak isteyen İkarus’u anmaktan geri kalmadık.

Sözünü ettiğim Arkeoloji Müzesi de Girit’te görülmesi gereken bir yer. Müze dört katlıymış ve her katında farklı dönemlere ait eserler sergileniyormuş. Müzeyi gezmeme karşın –mış’lı konuşmamın nedeni, ne yazık ki benim gittiğim dönemde tüm binanın elden geçiriliyor olması. Müzenin en değerli eserleri giriş katında küçük bir salona toplanmıştı. Önceden “2-3 saatinizi ayırın” önerilerini okuduğum müzeyi bu nedenle 15-20 dakikada gezdim. Müzenin en ilginç parçası “Phaistos Diski”. Phaistos bölgesinde yapılan kazılarda bulunan, yaklaşık 3500-4000 yaşındaki diskin özelliği, üzerindeki dilin hâlâ çözülememiş olması. Bundan daha da ilginci, diskin üzerindeki yazıların elle çizilerek değil, Çin’de baskı tekniğinin bulunmasından ~2500 yıl öncesinde kile baskı tekniğiyle yapılmış olması. Phaistos diskinin çözülemeyen bu gizemleri, kimilerini bu diskin uzaylılarca yapıldığını ileri sürmeye kadar vardırmış.

Heraklion’un önemli yapılarından bir diğeri de Venedik kalesi. Havaalanı ya da limandan Heraklion’un merkezine doğru ilerlerken hemen kendini gösteren kale, kenti boydan boya çevreleyen Venedik duvarlarının denize uzanan ucunda yükseliyor. Hemen karşısındaki kıyıda ise cephanelikler duruyor. Zamanında saldırılara karşı kent buradan korunuyormuş. Retimnon’da da yine aynı biçimde kale en önce dikkati çekiyor, üstelik Heraklion’dakinden çok daha heybetli. Saldırılara karşı buranın savunmasının daha etkili olduğunu düşündürdü bana kaleler arasındaki bu fark.

Heraklion’un diğer önemli yapıları genelde Aslanlı Maydan’ın çevresinde bulunmakta. 1628 yılında yapılmış Morosini çeşmesi, bu meydanın tam ortasındadır. Bu çeşmenin de onarımı yine benim gidişime denk geldiğinden, suları şırıl şırıl akan değil, çevresi brandalarla kapanmış çeşmeyi görmek zorunda kaldım. Meydandan denize doğru inen caddede (Odos 25 Augoustou Cad.) San Marco Bazilikası (1239-Venedikliler), Venedik Loggiası (Osmanlı döneminde devlet binası), Agios Titos kilisesi (962-Bizanslılar, sırasıyla kilise-cami-kilise olarak hizmet vermiş) sıralanmakta. Caddenin sonundan batıya doğru ilerlediğinizde, yol üzerinde Girit Tarih Müzesi’ni ve bayağı harap olmuş (yine onarımı süren) Venedik döneminden kalma San Pietro kilisesini görebilirsiniz.

Heraklion’da en sık rastladığınız şeylerden biri de çeşmeler. Girit’te egemenliğini sürdürmüş çeşitli uygarlıklara ait bir sürü çeşme var; Roma çeşmeleri, Osmanlı çeşmeleri.. Çoğu, Venedik duvarları üzerine oyularak yapılmış.

Yazar Nikos Kazancakis Giritli ve mezarı Heraklion’da. Anısına güzel bir anıt yapılmış ama ben ziyaret edemedim.

Girit’e gitmişken denize girmemek olmaz. Girit’in her yerinden denize girilebiliyor. Deniz burada tertemiz, kıyılar bakımlı. Kıyıların doğal yapısı bizimkilere çok benziyor. Girit’in çok ünlü upuzun kumsalları var ancak ben işlerim gereği yalnızca Hersonissos bölgesinde denize girebildim. Burada kıyıda “x beach, y beach”ler oluşturup çeşitli etkinlikler düzenlense de her birine giriş ücretsiz. Yalnızca yapacağınız etkinliğin (bungee jumping, su kayağı, kaydırak, vb.) ücretini ödüyorsunuz. Deniz, kumsal ve şezlonglar ise herkese açık. Hersonissos’ta bu tesisler dışında bakir bırakılan canım koylar da var ve buraları, diğerlerinden kat kat daha güzel. Tesislerin olduğu yerler gibi kalabalık değil. Belki kıyısı kum değil de küçük çakıl taşları olduğundan ya da
insanlar eğlenmeyi, doğayla başaba kalmaya tercih ettiklerinden. Öyle ya da böyle neyse ki hâlâ böyle koylar var..

Bir yeri tanımak yalnızca önemli yerlerini gezip görmekle sınırlı kalmaz. İnsanına da bakmak gerek. Girit insanı çok sıcak. Yolda kime bir şey sorsak bize yardımcı olmaya çalıştı. Neredeyse herkes ingilizce biliyor. Turist olduğumuzu anladıklarında ilk soru “nereden geliyorsunuz?”. “Türkiye’den” yanıtını verdiğimizde bir kişi dışında (o da yalnızca pöf deyip kafasını çevirip gitti.) herkes yüzünde gülücüklerle karşılık veriyor. “Oooo kardaş!!”, “Komşu”, “Memleket” gibi türkçe sözlere bile rastladık. Tıpkı Anadolu’da Girit kökenli birçok kişi olduğu gibi, Girit’te de Anadolu kökenli birçok kişi var. Mübadele sırasında Ayvalık’tan Girit’e gitmek zorunda kalan çok kişiye rastladık. Daha doğrusu çocuklarına ya da torunlarına diyeyim. Heraklion’da ayakkabı satıcısı yaşlı bir amca çocukken gelmiş Ayvalık’tan. Retimnon’da yemek yediğimiz “Seven Brothers” restoranının sahibi Zaferis abi’nin de dedeleri Ayvalık’tan gelmiş. “Bakın benim adım Zaferis. Yani Zafer. Diğer erkek kardeşlerimin adları da böyle. Anneannem ile dedem kendi aralarında hâlâ türkçe konuşur. Annem de biraz biliyor ama biz bilmiyoruz artık. Her yıl Ayvalık’a gidiyoruz, Cunda’da ev yaptırdık. Oraları, İstanbul çok güzel. Türkiye’nin batısını tamamen gezdim. Çok seviyorum. Ama batıdan içeriye doğru gitmiyoruz, oraları bize göre değil.” diye anlatmıştı Türkiye’yle hâlâ süren ilişkisini. Agios Nikolaos’ta yemek yediğimiz restoranın sahibi aslen Türkiye’ye ile bir bağı olmayan bir yunandı. Ama o da bizlerin aslında kardeş olduğunu söylüyordu. Bizden bir hafta önce Türkiye’den birkaç siyasetçi Agios Nikolaos’a gelmiş. Onları anlatırken “Aslında hep bu siyasetçiler yüzünden. Onlar olmasa bizler çok iyi anlaşacağız. Siyasetçileri dinlememek gerek” diye de eklemişti.

Birkaç yerde konuştuğumuz dükkan sahipleri bu yıl turist sayısının çok az olduğunu söylediler. İstanbul’u da sordular “orada durum nedir?” diye. Biz de anlattık biraz. Hiç hoşnut değiller turist azlığından. Verilere göre Yunanistan’da turist çok. Ama sanırım şikayetler turistlerin otellerden çıkmamasından kaynaklanıyor yine. Gerçekten Heraklion’da, sokaklarda, müzelerde gezen hiçbir turist kafilesi göremedik biz de. Oysa otellerin hepsi doluydu. Demek ki esnaf orada da dertliymiş..

Hoşnut olmadıkları başka bir durum ise para birimlerinin drahmiden avroya değişmesi. Agios Nikolaos’daki şef garson özellikle bu değişimden çok şikayet etti. “Eskiden cebimde 15 ‘güzel’ drahmim varken pazardan elim torbalarla dolu dönerdim. Şimdi 15 avroyla tek torbayı zor dolduruyorum. Bence siz bu halinizle kalın. AB refah getirmiyor.” dedi.

Biraz da genel hatlarıyla tanıtalım oraları: Girit’te trafik çok düzenli değil. Türkiye’yi aratmıyor. Tabelaları yetersiz ve özensiz. Arabada dört kişi birden yolları takip etmemize karşın, iki kez kaybolmanın ucundan döndük. Heraklion’un çarşısı da yine çok tanıdık. Biraz Mahmutpaşa, biraz Mısır Çarşısı.. Sokaklar temiz sayılır, ama kıta Avrupasının pırıl pırıl sokaklarından çok uzak. Hava elbette sıcak ama nem oranının uygunluğu sayesinde terleten cinsten değil. Yaz ortasında Girit’te olmama karşın sıcaklık konusunda sıkıntı yaşamadım. Heraklion’da mimari olarak düş kırıklığı yaşadım. Geleneksel eski yunan yapıları, beyaz taş evler görmeyi beklerken, hiçbir şeye benzemeyen düz düz apartmanlar görmek gezimin sıkıcı yanlarındandı. Mitolojik, Minos uygarlığına ait figürler, zeytinyağı sabunları, çeşitli otlar en çok satılan hediyelik eşyalar. Rakı bardakları da yaygın ama bizler için ilginç değil elbette.

Yiyecek içecek önerilerine gelirsek.. Mutfak konusunda da birbirimize epey benziyoruz. Menülerde yunan spesiyaliteleri diye geçen yemekler güveç, dolma, şiş kebap, kabak-patlıcan kızartma, cacık, çeşit çeşit mezeler... Kleftaki diye bir yemekleri de var. Bizdeki kağıt kebabına benziyor, alüminyum folyoya sarılı bir biçimde sunuluyor. Şimdi bu yemekler onların mı bizim mi tartışmasına girmeyeyim. Ama bu benzerliklerden ötürü Girit’te aç kalmayacağınızı garanti edebilirim. Üstelik porsiyonları da oldukça doyurucu. İçkilerde de malum bizim rakımız onların ouzosu.. Hiçbir fark yok. Gerçi işin uzmanları belki bir aroma farkı yakalayacaklardır ama ben öyle rakı düşkünü olmadığımdan bana tamamen aynısı geldi. Yunanların bir çeşit rakıları daha var: tsikoudia. Bu Girit’e özgü bir rakı çeşidi. İtalyanların grappasına benziyor. Ben hiç beğenmedim. Tatsız bir şey. Saf etil alkol içiyormuşsunuz hissi veriyor, boğazınızı yakıyor. Sertliği yüzünden küçük shut bardaklarında ikram ediliyor, bildiğimiz rakı gibi uzun bardaklarda değil. İçki olarak kesinlikle denemenizi önereceğim şey ise sakız likörü. Normalde sakızlı muhallebi gibi sakız aromalı şeyleri çok sevmesem de bu hafif tatlı liköre bayıldım. Bir de şunu söyleyeyim: tavernaları bizim Türkiye’de adlandırdığımız tavernalar gibi değil. Onlar genel olarak restoranlara taverna diyor. Kapısında taverna yazan her yere kafamı uzattım da hiçbirinde canlı müzik, sirtaki, tabak kırma gibi bildiğimiz taverna öğelerine rastlamadım. Bunları nerelerde yaptıklarını öğrenemeden ne yazık ki Girit'ten ayrıldım.

Yazımın başında söylemiştim; kuzeyini gezebildiğim Girit’ten, onca görülecek şeyi olmasına karşın etkilendiğimi söyleyemem. Belki doğasıyla, insanıyla, tarihi yapısıyla, kalıntılarıyla bizim Ege kıyılarımıza çok benzediğindendir. Çevremde yunanca konuşulduğunu duymasam, kendimi Türkiye’de henüz gitmediğim bir kıyı kentinde hissedeceğimdendir. Yepyeni yerler keşfetme duygumu burada tatmin edemedim. Bu nedenle yazımın başlığı “kardeşilik hatırına Girit”. “Mutlaka ve öncelikle” değil; ortak kültürümüz, geçmişimiz hatırına, dostluk, kardeşlik hatırına bir gün Girit’e gidin.

Girit ' e Nasıl Gidilir ?



Türkiye’ye bir o kadar yakın ve ulaşımı bir o kadar dolambaçlı olan bir ada Girit. Eğer kendi rotanızı kendiniz çizebilecek kadar deli cesaretiniz yoksa sanırım sadece girit’e özelturlar düzenleyen şirketler var. Ama kısa bir ön araştırma ile kendi rotanızı da belirleyebeilrisiniz ve tabiki de daha ucuza.

Türkiye’den girit’e direkt ulaşım yok.marmaris üzerinden Rodos bağlanıtısıyla denizden girit’e ulaşılabileceği gibi,atina’dan uçakla veya pire’den feribotla da adaya gidilebilir.ben izmir’den kısıtlı bir bütçeyle yola çıktım.çeşme’den sakız adasına küçük feribotlarla geçip sakız’da 2-3 saat kadar oyalanıp midilli’den gelen pire limanına doğru giden o kocaman gemiye bindim.bu gemiyle ilgili tüyoları anlatmam apayrı bir gezi notu olacak.9 saat süren deniz ortasında geçen uzun bir gece yolculuğunun ardından ki bu yolculuk insana içsel anlamda çok şey katıyor, sabahın köründe pire limanına ulaşıyorsunuz. Pire’den metroyla doğruca Atina havaalanına gitmek mümkün. Benim birkaç saatim vardı ve Atina sokaklarında yeni günün başlayışına tanıklık ederek oyalandım. Sonra zamanı gelince havaalanına gidip uçağa yetiştim ve Girit’e doğru havalandık.

Tabiki benim nedenlerim başka da olsa bu şehre kuş bakışı bakarak yaklaşırken ki heyecanı galiba herkes hissedecek.daha yukarıdan bakarken bile ada gibi değil Girit.ana kara gibi.aşağıda masmavi bir deniz, beyaz tepeler derken birden deniz kıyısında uzanıvermiş olan pistte iniyor uçak.havaalanı küçük ama kalabalık. avrupa’nın her köşesinden gelen turist kafileleri var alanda benimle çantalarının gelmesini bekleyen.

Girit’in başkenti heraklion. En kalabalık,en merkezi şehri. türkler kandiye demişler şehre.cenevizlilerldeb kalma bir kale var denize doğru uzanan limanın sonunda.kules (kule) adını veriyorlar heraklionlular. Şehir oldukça hareketli .trafik bizim buraları aratmayacak kadar düzensiz. Bize oldukça tanıdık gelen yol çalışmaları,kazılar,tozlu yollar,korna sesleri…komşu komşu çok fazla aynıymışız meğer.

Heraklion’un en bilinen yeri aslanlı çeşmenin olduğu meydan(lion square). Ben çeşmeye yıllar sonra tekrar su verilişine tanık oldum. Gerçekten önemli bir olay olsa gerek ki belediye başkanı ,kameralar herkes oradaydı. Bu olay bile ne kadar bizden diye aklından geçiyor insanın.aynı meydanda yine tanıdık bir isim.izmir kebap.aynen yazılışı da böyle. bildiğimiz İzmir ve bildiğimiz kebap. Dipnot kebapları denemeye değer diyorum.zaten girit’e gidip aç kalmak, yemek beğenmemek imkansız. Bu adaya ya kilo verip de gidin ya da alacağınız kiloları dert etmeyin. Bir çoğumuzun adını duyunca ay bu nasıl yenir diyeceği salyangoz yemeği de meşhur adanın . eğer denemeleri seviyorsanız tavsiye ederim. Hiç de kötü değil. Adanın yemek kültürünü anlatmak ayrı bir gezi yazısını hak ediyor.

Heraklion,Hanya, Rethymnon adanın gördüğüm 3 büyük şehri. Adada ulaşım kara yoluyla ve bir yerden bir yere gitmek çok uzun sürmüyor.yollar genelde iyi durumda.trafik alışkın olduğumuz gibi. Adada kalıanack yer bulmak çok zor olmasa gerek. Lüks otellerden pansiyonlara ve kamp yerlerine kadar her tür seçenek var. Eğer ekipmanınız varsa kamp yerleri de bence uygun seçeneklerden


http://www.sendegit.com/gezinotu.asp?id=145

Giritli'nin ağız tadı, aşkına da yansır


Bugün Girit Hanya ile Ayvalık Cunda'da, eski Rumca ve Türkçede yaşayan manilere bir baksanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Hepsi de sevgiliye sesleniştir; ama sevgilinin özellikleri, yiyecek-içecek şeylere benzetilerek anlatılır. Yeme-içme, hayatın tam da odak noktasıdır çünkü...
'Bir Giritli bıkıp usanmadan ne konuşur?' diye sorsam dostlarıma, alacağım yanıt bellidir. Ağız birliği etmiş gibi 'Elbette yemek...' diyeceklerdir. Yani iyi-kötü hemen herkes, Giritlilerin damak zevklerine ve boğazlarına düşkün olduğu bilir. Bugün Girit Hanya ile Ayvalık Cunda'da, eski Rumca ve Türkçede yaşayan manilere bir baksanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Hepsi de sevgiliye sesleniştir; ama sevgilinin özellikleri, yiyecek-içecek şeylere benzetilerek anlatılır. Yeme-içme, hayatın tam da odak noktasıdır çünkü... Örneğin: 'Sen nar ağacının çiçeği, elma ağacını yaprağı / Bembeyazsın koyunun sütü gibi / Kokulu defnem, sana esmer dediler diye alınma / Karanfil de siyahtır ama dirhemle satılır.' Artık kimseciklerin söylemediği 'Benim Giritli Limon Ağacım' türküsü de unutuldu gitti, birinci kuşak mübadillerle birlikte...
Bir Girit manisi ise şöyle biter: 'Kırmızı dudaklarını öpen, rakısız şarapsız sarhoş olur.' Böyle yüzlerce maniden söz etmek mümkün, emin olun... Sevgilisinin gözlerinden bal ve süt damladığını düşleyenler, aşk acısının bal gibi kendisini sevgiliye yapıştırdığını söyleyenler, kaymak tenli güzeli özleyenler de yine Giritliler...
GİRİT BESLENME PİRAMİDİ
Çok uzun yaşıyor olmalarını, tamamen yaşam tarzları ve beslenme şekilleriyle açıklayanların sayısı hiç de az değil. Keyifle yiyip içmeleri, hareketli yaşamları, dostlarıyla birlikte olmaktan zevk almaları ve hiçbir zaman tek başına içki içmemeleri, Giritlilerin özelliklerinden... Ülkemizde genel nüfusumuza paralel olarak sayıları artan Girit kökenli yurttaşlarımız bile, mutfaklarının özelliklerini bugün de gayet iyi koruyorlar; hatta 'Girit, Hanya, Kandiya' gibi isimlerle lokantalar açıyorlar. 1922 öncesinde, neredeyse tüm gıda ihtiyaçlarını doğadan karşılar, bol bol da sebze ve meyve tüketirlermiş... Günlük hayatta tükettikleri yağ, bugün olduğu gibi o zaman da zeytinyağıymış. Beslenme ve sağlık ilişkisinin tanımlandığı konferanslarda, 'Giritlilerin diğer Yunanlılardan ya da Akdeniz ülkelerinde yaşayan diğer insanlardan daha sağlıklı olmalarının nedeni tam olarak nedir?' sorusunun tartışıldığına, kaç kez şahit olmuşumdur. 1980'lerde ortaya atılan 'Girit Beslenme Piramidi' ise, bugün hala dünyada pek revaçta. İyi de ne var bu diyette?
l Giritliler Amerikalıların üç katı, Akdeniz'in geri kalanında yaşayanların ise bir buçuk katı kadar çok yağ tüketirler; ancak hayvansal yağları ya da tohum yağlarını hiç tüketmezken, sadece ve sadece saf zeytinyağı kullanırlar. Ayrıca zeytinyağını en çok da çiğ olarak tüketirler, salatalarda ya da ünlü peksimetleri eşliğinde... Özgürlüklerine ve yurtlarına olan düşkünlüklerini, bir manide bakın nasıl dillendirirler: 'Evdeki peksimeti ve zeytinyağını tercih ederim, yabanda şeker yiyip başkasından emir almaktansa...'
l Deniz ürünlerini fazla 'karıştırmadan' yerler, salçaya bulamazlar. Güneşte kavrulmuş ahtapot, ızgaraya şöyle bir gösterilir, karides ve balıklar ızgarada yenir...
l Günümüzde Girit'te yaşayanlar için aynı şeyi söyleyemeyiz (çünkü kuzu etine bayılıyorlar) ama eskiden Giritliler pek az et yerlermiş. Et, ancak özel günlerde ve kutlamalarda sofraya gelirmiş. Antik dönemde bile Girit'te et, kurban törenlerinde tüketilirmiş. Ancak bugün Giritliler iflah olmaz et düşkünü bir toplum haline gelmiş durumdalar. Gözleri deniz ürünlerini bile görmüyor diyebiliriz. Evet, otlar yine revaçta, ama ille de kuzu eti... Yakındır, uluslararası toplantılarda, 'N'olacak bu Giritlilerin hali?' diye tartışılacaktır.
MEYVESİZ YAPAMIYORLAR
l Giritliler tam buğday unundan yapılmış doğal ekmekleri tercih ederler. Eski dönemlerde Girit'i ziyaret etmiş olan gezginler, Giritlilerin arpa unundan yapılmış siyaha yakın renkte bir tür peksimet yediklerini yazmışlardır. Bu peksimet bugün de çok sevilir; domates, zeytinyağı, sarımsak, kekik ve peynirden hazırlanan bir karışımla beraber bol bol tüketilir. Güzel, hafif, sağlıklı bir lezzettir. Salatalara da peksimet konur.
l Giritliler bugün de ortalama olarak Akdenizli komşularının dört, Hollandalıların altı, Amerikalıların ise iki katı kadar meyve yerler. Yine eski çağlarda gezginler, Girit'te yedikleri üzümleri ve portakalları anlata anlata bitiremiyorlar. Günümüzde tarımın modernleşmesi, tarla ve çiftliklerde yetiştirilen ürünlerin kalitesini etkilemiş olsa da, bugün hala doğada kendi kendine büyüyen meyve ağaçları çoktur. Girit'in dağ köylerinde yetişen armut ve kayısıların tadına ise doyulmaz.
l Giritlilerin sofrasından baklagiller ve sebze eksik olmaz. Giritli en fazla 2-3 günde bir baklagil, gün aşırı da sebze ve yerel otlardan tüketir. Bu öyle bir gelenek haline gelmiştir ki, kuzu etini enginarla, marulla, hindibayla veya diğer sebzelerle pişirerek yemeyi de severler. Paskalya döneminde özenle hazırlanan kuzu da, yine bol sebze eşliğinde sofraya gelir.
l Giritliler şarabı, yanında mutlaka bir şeyler eşliğinde içmeyi severler. Neredeyse her Giritli, yemeğin yanında birkaç kadeh şarap içer; çünkü şarabın sağlığa yararlı olduğunu bilir. Ayrıca Girit'te yemeğe başlamadan önce, toprağa birkaç damla şarap serperler; böylelikle ölmüşlerinin de bu lezzetli içecekten yararlandığına inanırlar.
TATLILARIDA ZEYTİNYAĞLI
l Girit'te zeytinyağı, sadece salatalarda ve yemeklerde değil, geleneksel tatlıların yapımında da kullanılır. Örneğin, baklavanın ve ünlü üzümlü kurabiyenin zeytinyağıyla yapılıyor olması pek çok ziyaretçiye inanılmaz gelir. Ekmek ve zeytin ise, Giritlilerin en sevdiği atıştırmalıklardandır. Tam bir lif deposu olan arpa unundan yapılmış peksimet biraz ıslatılıp yumuşatılır; diğer tarafta domates küp küp doğranır, içine kekik, tuz, ezilmiş sarımsak ve bolca zeytinyağı konur. Bu karışım hafif yumuşamış peksimetlerin üzerinde servis edilir ve afiyetle yenir. Resmo'da bu leziz karışımın üzerine beyaz peynir (myzithra) ya da 'feta' peyniri de ilave edilir. Girit'te geleneksel restoranların hepside bu ünlü peksimet ikram edilir. Bir de 'koukouvaja' adlı verilen yuvarlak peksimet vardır ki, bu da pek çok yerde karşınıza çıkar.
l Girit'in ünlü buruşuk zeytini 'stafidolia' da adanın kıymetli lezzetlerindendir. Zeytin yetiştiricileri hasada gittiklerinde yanlarında sadece ekmek götürürler. Çünkü bu zeytin türü dalında kendiliğinden tatlanır. Yani acılığını gidermek için suda bekletmeye veya tuzlamaya gerek yoktur. Bu zeytinin bir akrabası da Foça ve Karaburun'da yaşayan 'Hurma Zeytini'dir.
Düşünsenize, 'yaşam iksiri' zeytinyağı başta, sebze-meyve bolca, otlar haşlama, ekmek katkısız, zeytin ise dalında... Yani yeme de yanında yat... Evet, kuzu eti hem de en yağlısından sofrada, ama o kadar kusur kadı kızında da olur... Manilerle başladık Giritli dostları anmaya, yine onların sözleriyle bitirelim: 'Azgın teke mandıraya sığmaz ki, ormanlarda gezmeyi ve özgürlüğü sever'; 'Doğrusu aklımdan bile geçirmezdim, ebegümecini alıp turpotunu terk edeceğini'; 'Berrak şarap bulanıktan, bekar genç evliden iyidir'; 'Fesleğenle aynı saksıda yaşıyoruz, çünkü bizi sulayan elleri seviyoruz'; 'Eski şarap iç, ama taze balık ye...'

Otların sağlığımıza çok yararı var



Otların sağlığımıza çok yararı var

Bağ sahibine “eyvah bağa keçi girdi” demişler, oralı olmamış, “inek girdi” demişler gene oralı olmamış. “Giritli” girdi demişler yerinden fırlamış. “Çabuk Giritli’yi çıkarın, keçi, inek kalsın” demiş. Bu fıkrayı Gökçen Adar’ın “Ot” isimli kitabından aldım.

Egeli okurlarımız veya o bölgede yaşayan arkadaşı olanlar ne demek istendiğini hemen anladılar tabii ki. Giritliler’in envai çeşit otlarla yaptığı birbirinden güzel yemekler ve ot konusundaki geniş bilgilerini bilmeyen yoktur sanırım.


Hatta dilden dile dolaşan başka bir hikâye de Girit’e tayin olan bir doktorun aylarca kapısı çalınmadığı için adayı terk ettiğidir.


Hikâye veya gerçek; otların sağlığımıza çok yararı var, ama bilmediğiniz özellikle emin olmadan doğadan kendi topladığınız otlara dikkat etmek gerek, çünkü zehirli olanları da var. Büyük şehirlerde yaşayanlar ot kültürüne oldukça yabancı bir hayat sürse de son yıllarda özellikle balıkçılarda çeşitli otların salataları servis edilmeye başlandı. Bu iyi bir gelişme olmakla birlikte hazırlık aşamasındaki bazı hatalar, otların tüm faydasını yok edebiliyor.


Bazı hatalı uygulamalar
- Otlar yeşil rengini kaybetmesin diye suya karbonat koymak
- Otları haşladıktan sonra suyunu döküp buzlu suya atmak
- Otları çamaşır sıkar gibi suyunu sıkmak
Seyahatte birçoğumuz yol kenarında veya köy pazarlarında belki ilk defa gördüğümüz birçok otun satıldığına tanık olmuşuzdur. Bu bahçe otlarına çipohortalar deniyormuş. Çipohorta bahçe otları karışık ot ve sebze yemekleri anlamına geliyor. “Çipo” Rumca da bahçe ”horta” ise ot anlamına geliyor. Bir söylentiye göre çipohorta işporta kelimesinden türemiş. Aslında anlam bakımından benzerlik var, işportada ne bulursanız tezgahta satılıyor, çipohorta yapmak için de bulduğunuz otları tencereye koyup karıştırıyorsunuz.
Gökçen Adar, saymakla bitmeyecek kadar çok çeşidin içinden seçtiği pratik tariflerle Anadolu ot kültürünün küçük bir özetini sunuyor. Otları ayıklama, yıkama, haşlama, pişirme sırasında dikkat etmeniz gereken püf noktaları aktarıyor; bu sayede yeşil, mutfağınıza ilk adımı atmış oluyor. 130 otun nasıl kullanılacağını gösteren tablo ile de otlar mutfağınızın her yanını sarıyor!


KUZU ETLİ ARAPSAÇI (İzmir)
MALZEME
1 kg arapsaçı (rezene)
500 gr kemikli kuzu eti (kol veya böbrek yatağından)
2 adet orta boy soğan
2 kahve fincanı zeytinyağı
1 tatlı kaşığı tuz

TERBİYE MALZEMESİ:
3 adet yumurta sarısı
1 adet limon

HAZIRLANIŞI:
- Arapsaçlarının köklerini kesin. Sararmış yapraklarını ayıklayın. Uzun olanları ikiye veya üçe bölün. Kevgire koyun. Üzerine tuz serpin. Akan musluk suyu altında iyice yıkayıp ezin. Süzülmeye bırakın.
- Parça kuzu etlerini, doğranmış soğanları ve zeytinyağını tencereye koyun. Orta ateşte karıştırarak etleri ve soğanları hafif kızarıncaya kadar kavurun.
- Kavrulmuş etlere arapsaçlarını, 1 çay bardağı suyu, tuzu katın. Karıştırın. Kapağını kapatın. İlk kaynamadan sonra ocağın altını kısın. Tencere kapağı kapalı kısık ateşte pişirmeyi sürdürün.
- Etler ve arapsaçları pişmeden suyunu çektiğinde her seferinde 1 çay bardağından fazla olmamak şartı ile sıcak su takviyesi yapın.
- Arapsaçları ve etler piştiğinde tencereye yemeğin seviyesine kadar sıcak su ekleyip kaynatın. Terbiye için yumurta sarısını limon suyu ile çırpın. Yemeğin suyundan 4-5 kaşık alıp karıştırın. Terbiyeyi azar azar tencereye dökerken, diğer yandan karıştırın ve ocağı kapatın.
- Yemeği sıcak servis edin. Yanında patatesli omlet iyi gider.

Samyotisa için Patriyot Mübadillerin milli şarkısı diyebiliriz. Lozan Mübadilleri Vakfı Korosu seslendiriyor

video

Samyotisa için Patriyot Mübadillerin milli şarkısı diyebiliriz.
Lozan Mübadilleri Vakfı Korosu seslendiriyor

Somata (Girit İçeceği)



Somata (Girit İçeceği)
4 kişilik

Malzemeler

    15 adet acı badem
    30 adet tatlı badem
    6 çorba kaşığı tozşeker
    2 su bardağı su
    Üzerine: Tarçın

Yapılışı

Bademleri ayrı ayrı sıcak suda bekletip kabuklarını soyun. İyice kuruladıktan sonra havanda incecik dövün. Bir tencereye bademler, tozşeker ve bir buçuk su bardağı suyu koyup, kısık ateşte sürekli karıştırarak kaynayana kadar pişirin. Karışım süt rengini alınca ocağın altını kapatıp bir şişeye doldurun ve buzdolabına koyun. İçeceğiniz zaman yarım su bardağı somatayı cezveye koyup üzerine yarım su bardağı su ilave edin ve 1 taşım kaynatın. Bardağa boşaltıp üzerine tarçın serpin ve sıcak olarak için.

Giritli Balık Sarması



Malzemeler

1 adet orta boy levrek balığı filetosu
1 adet marul
1 adet orta boy kuru soğan
3 adet yeşil soğan
1 kahve fincanı pirinç
2 çay kaşığı tuz
Karabiber
Yarım demet dereotu
1 adet limon (ince ince dilimlenmiş)
1 çay bardağı zeytinyağı

Hazırlanışı
Pirinci yıkayıp 1 su bardağı suda bekletin. Marul yapraklarını kaynayan suya atıp hiç bekletmeden suyunu süzün ve bir kenarda bekletin. Fileto edilmiş yani kılçıkları çıkarılmış levrek balığı parçalarını yıkadıktan sonra 2 su bardağı sıcak suda 10 dakika kadar haşlayın. Balığı tencereden alıp suyunu süzdükten sonra elinizle ezerek çukur bir kaba koyun. Üzerine incecik kıydığınız taze soğanı, zar şeklinde doğradığınız kuru soğanı, tuz, karabiber ve doğranmış dereotunu ekleyip karıştırın. Marul yapraklarının içine balıklı dolma harcından koyup kenarları açık olacak şekilde sıkıca sarın. Dolmaları geniş bir tencereye yan yana sıraladıktan sonra üzerine ince ince doğradığınız limon dilimlerini dizin. Son olarak 1 su bardağı balık suyunu süzerek dolmaların üzerine aktarın. Üzerinde zeytinyağını da gezdirip kısık ateşte 20 dakika kadar pişirdikten sonra servis yapın.

Püf Noktası
Yemeğinize farklı bir lezzet katmak için harcına 1 çay bardağı haşlanmış mısır ekleyebilirsiniz.

Otların Latince Adları



Turp otu Raphanus raphanistrum L.

Radika (Hindiba) Cichorium türleri

Helvacık (Eşek marulu, Eşek helvası) Sonchus oleraceus L.

Hardal Sinapsis arvensis L.

İstifno ( İt üzümü, Bambul ) Solanum nigrum L.

Avronyes (Sarmaşık) Tamus communis L.

Asfaraca (Yabani kuşkonmaz) Asparagus acutifolius L.

Arapsaçı Foenuculum vulgare L.

Şevketi Bostan Cnicus benedictus L.

Semiz otu Portulaca oleracea L.

Vlita (Tilki kuyruğu) Amaranthus türleri

Isırgan otu Urtica türleri

Ebegümeci Malva sylvestris L.

Gelincik Papaver rhoeas L.

Papoules Lathyrus ochrus L.

Muhliye Malva türleri

Labada Rumex türleri

Pazı Beta vulgaris L.f.cicla

Yabani ıspanak (Sirken) Chenopodium türleri

Yabani sarımsak (Körmen) Allium subhirsutum L.

Yabani pırasa Eremus spectabilis Bieb.

Kişkiş (Zühre Tarağı) Scandix pecten-veneris L.

Gıvışgan otu Silene vulgaris Moench

Yemlik otu Trapogon porrifolius L.

İğnelik Erodium cicutarium L. Hérit

Kazayağı Falcaria vulgaris Bernh.

Sütleğen Euphorbia türleri

Ot Yemekleri


Girit mutfağını ve Giritlilerin yeme içme alışkanlıklarını diğer Anadolu mutfaklarından farklı kılan en temel özellik, yabani otlardan yapılan çok çeşitli yemeklerin varlığıdır. Büyük mübadele sonrasında Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleştirilen Giritli Müslüman halkın bundan böyle yaşayacakları topraklarda yeni ve güçlü bir kimlik oluşturmalarında, mutfak kültürleri büyük rol oynamış en önemli farklılaşmayı da yabani otların yoğun tüketimi ortaya koymuştur.
Uygarlığının en belirgin temelleri Minoslular tarafından atılan Girit Adası, Romalılardan Araplara, Bizans’tan Venedik ve Osmanlılara dek birçok farklı idarenin egemenliği altına girmiş ve âdetleri farklı olan halkların yüzlerce yıl boyunca önemli yerleşim merkezlerinden biri olmuştur. Araplardan, Venediklilere, Rumlardan, Musevilere ve Türklere kadar bu çok farklı kültürler, ana vatanlarından getirdikleri yemek alışkanlıklarını Girit’teki malzemelerle yeniden biçimlendirmişler, kendilerinden önce adaya yerleşmiş kültürlerden etkilenirken, onları yer yer değiştirmiş, yer yer zenginleştirmiş ve kendine özgü bir “Girit mutfağı” meydana getirmişlerdir. Girit mutfağı, günümüzde benzersiz beslenme tarzı nedeniyle ilgi toplamakta ve özellikle sağlık alanında her geçen gün yeni araştırmalara kaynaklık etmektedir.
Girit mutfağını biçimlendiren en önemli etmenlerden biri, kuşkusuz bizzat Girit adasının kendisidir. 5.5 milyon yıldır var olan bu ada, Akdeniz’de doğudan batıya uzanan bir hatta yer alırken, Akdeniz ve Kuzey Afrika iklim özelliklerini gösterir ve kendine özgü bir bitki örtüsüne sahiptir. Tarım dışında, çok gelişmiş olan zeytinciliğin yanı sıra, dağlık yapısının elverdiği ölçüde sakinlerine sayısız yabani ot seçeneği sunar ki, bu otlar ziraatlarının yapılmasına gerek kalmadan doğal ortamlarından toplanabilen otlardır. Ayrıca yine coğrafyasının sunduğu olanaklarla deniz ürünleri ve küçükbaş hayvanlar Girit mutfağının belli başlı bileşenlerindendir. Besin değerleri ve sağlık üzerine yararları açısından oldukça değerli olan yabani otların, Girit tarzı beslenmenin en önemli unsuru olduğu artık herkes tarafından bilinmektedir. Tüm bunlar belki de dünyada benzeri olmayan bir yemek kültürünün gelişmesine, yüzyıllarca ada sakinlerinin sağlıklı ve uzun ömürlü bir yaşam sürmelerine ve bu yüzden Girit mutfağının ününün yayılmasına katkı sağlamıştır.
Farklı etnik köken ve dinden gelen ada sakinleri, yabani ot gibi ortak bir malzemede rahatlıkla buluşmuş ve onlarla çok lezzetli yemekler yaratmışlardır. Otlardan, kâh çiğ olarak ya da haşlanarak salata yapılır, kâh zeytinyağlı ya da etli yemekler; veya bazı otlar böreklere iç olarak katılır... Nasıl olursa olsun, neredeyse hemen her mevsim Giritlilerin sofralarında mutlaka yabani otlardan yapılmış bir yemek bulunur.
Giritli Türkler topraklarından kopartılırlarken beraberlerinde yeme içme alışkanlıklarını da taşımışlar ve Girit mutfağının en sadık sürdürücüleri olmuşlardır. 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması çerçevesinde Yunanistan ve Türkiye arasında gerçekleştirilen zorunlu nüfus mübadelesi ile Anadolu topraklarına yerleşen Giritli Türklerin yaşadığı trajedinin değişik boyutlarının ortaya konulabilmesi için yapılması zorunlu çalışmalara maalesef çok geç başlanmıştır. Bırakın Giritli Türklerin yeme içme alışkanlıklarını sürdürme uğruna yaşadıklarını ve yerli halkın mutfak kültürlerine etkilerini, mübadele ile ilgili en temel araştırma ve çalışmalara bile ancak doksanlı yıllarda başlanabilmiştir. 80 yıl önce Anadolu’ya gelen birinci kuşak Giritlilerin yeme-içme alışkanlıklarında göze çarpan farklılıklar, yıllar içerisinde Girit mutfağını yakından tanımayanlarca “otları çok ve ayrım göstermeksizin tükettikleri” yargısına indirgenmiştir. Giritlilerin çok ot tüketmesi konusunda her vesile ile anlatılan meşhur inek ve Giritli hikayesi, Giritlilerin ot yemeklerine düşkünlüklerini ortaya koymaya çalışırken, sanki seçicilikten uzak bir şekilde her gördükleri otu oburca tükettikleri gibi bir yanlış gözlemi ve bence hafif bir küçümsemeyi de içerir.
Evet, Giritlilerin mutfağı farklıdır; deniz ürünlerini çok tüketmekten, yemeklerde şarap içmeye, tutku derecesinde yabani ot sevgisine, Müslüman toplumuna çok yabancı gelen salyangoz yemeye kadar içinde çok sayıda farklılık barındırır. Ancak, Türkçe bilmeyen “yarım gâvur” mübadiller, hem de Müslüman mahallesinde salyangoz pişiren Giritliler, bu yeme içme kültürlerinden bir kimlik yaratmayı başarabilmişlerdir ki, bu durum diğer bölgelerden gelen mübadiller ile karşılaştırıldığında başlı başına bir araştırma konusudur.
Topraklarından kendi iradeleri dışında kopmak zorunda kalan Giritli Türkler, yaşadıkları büyük travmanın etkisini azaltmak istercesine devam ettirdikleri yemek alışkanlıkları ile Anadolu mutfağının zenginleşmesine şüphesiz önemli katkılarda bulunmuşlardır. Anadolu insanının da yemek olarak tükettiği otlar, azımsanmayacak çeşitliliktedir. Aslında Giritlilerin bu konudaki farklılığı, ot yemeklerine daha fazla düşkün olmaları bir yana, otları tüketme biçimlerinden ileri gelmektedir. Girit mutfağını, yabani otların tüketim sıklığı ile anlatmaya çalışmak yetersiz bir yaklaşımdır. Asıl önemli olan kendilerine özgü pişirme teknikleri, tüketim şekilleri ve yabani otlara sofrada verilen değerdir. Anadolu’da yabani ot tüketimi, bir iki ot istisna olmak üzere, genel olarak kırsala aittir; bu otların kullanımına mütevazı sofralarda rastlanır; örneğin, çoğu zaman konuğa ikram edilecek değerde görülmez; oysa parayla satın alınmadan da sofraya getirilebilecek bu otlar, Girit mutfağında baş köşede yer alır.
Mübadele sonrası özellikle Ayvalık, Cunda, İzmir ve çevresine yerleşen Giritliler, iklim ve floranın Girit Adası’na benzerliğinden dolayı ihtiyaç duydukları otları bulmakta daha şanslı olduklarından yemek kültürlerini rahatlıkla devam ettirebilmişlerdir. Aynı durum, diğer bölgelere, örneğin İstanbul’a yerleşenler için maalesef pek söz konusu olamamıştır. Bu da, bazı yemek alışkanlıklarının terk edilmesine, kuşaklar arasında aktarımında bazı tariflerin unutulmasına yol açmıştır. Giritli ailelerin sofralarında yer verdikleri ot çeşitleri, Girit’te kentten kente bile farklılıklar gösterir: Hanyalıların bilip yaptığı bir ot yemeği, örneğin Resmo’da ya da Kandiye’de bilinmeyebilir. Zamanla yerli halkla yapılan evlilikler sonucunda damak tadı ve alışkanlıklar da değişmiş, aile içinde bazı yemeklerin sıkça yapılmasına, bazılarının ise unutulmasına yol açmıştır. Temelde tüketim şekilleri benzeşse de her Giritli ailenin özellikle severek ve sıklıkla pişirdiği ot yemekleri değişkenlik gösterebilmektedir.
Yabani ot bilgileri çok gelişmiş olan Giritliler, Anadolu’ya yerleştikten sonra değişik otları da dağarcıklarına katmışlardır. Bugün Giritlilerin az da olsa sofralarında yer verdikleri ısırgan otu, buna en güzel örnektir.
Giritliler yabani otları, çiğ olarak veya haşladıktan sonra zeytinyağı ve limon ekleyip salatasını yaparak, kuzu etiyle ya da etsiz yemek ve börek içi olarak tüketirler. Anadolu geleneğinde otlar daha çok kavrularak tüketilirken, Giritliler sıklıkla haşlama tekniğini kullanırlar ya da kuzu eti ile pişirirler. Yemeği yapılırken otlar tencereye mutlaka çiğden konur. Birkaçı istisna olmak üzere, otları kavurarak pişirmezler ve piştikten sonra özellikle salatalarda otların renginin ve şeklinin bozulmasını sevmezler. Otları orijinal görünümleri pek bozulmayacak şekilde büyükçe doğranmış olarak pişirir ve haşlandıktan sonra hafif diri kalmalarını tercih ederler. Girit mutfağında ince ince doğranmış ot yemeğine ya da salatasına hiç rastlanmaz. Örneğin turpotu veya radika salatası yapılırken otlar duruma göre en fazla ikiye ya da üçe bölünür. Otun taze yeşil rengini piştikten sonra da koruması, Girit mutfağının en vazgeçilmez değerlerindendir. Rengi kararmış bir ot salatası ya da yemeği, kelimenin tam anlamıyla felakettir, evin hanımı için utanç kaynağıdır. Taze yeşil rengi korumak için salatası yapılacak otlar, tencereye su kaynadıktan sonra atılır ve tencerenin ağzı açık olarak haşlanır. Otlar sapları pişene kadar tutulur, pişer pişmez süzülerek servis tabağına alınır; zira saplardan daha çabuk pişen yaprakların şekillerinin bozulması ve özellikle de erimesi arzu edilmez. Ot yemeklerine, ıspanak da dahil olmak üzere, asla salça konulmaz ve bazı örnekler dışında (semizotu, bazı istifno ve çipohorta tarifleri) domates de konulmaz. Salça ve domatesin, otların rengini karartması istenmez. Ayrıca yemeklerde tatları karıştırmayı da pek sevmezler. Bu nedenle karışık ot hariç, yemekler ve salatalar az bileşenli ve yalındır. Gerek yemeklerde, gerekse salatalarda baharat, bir iki yemek dışında neredeyse hiç kullanılmaz.
Bir ot yemeğini ya da en basitinden salatasını ilk kez pişirmek isteyenlere, Ege pazarlarında mevsimine göre bazı otları bulabileceklerini hatırlatalım. Her otun ayıklanması, yıkanması, kısacası pişirilmek için hazırlanması çok da zahmetli değildir. Otları tanımak, otları satan köylülerin yardımıyla hiç de zor olmayacaktır. Bir sebzenin tazeliğini ve körpeliğini anlayabilen gözler, otların da iyisini ayırt etmekte gecikmeyeceklerdir. Ancak İzmir gibi talebin büyük olduğu yerlerin ot ihtiyacını karşılamak üzere bazı otların ziraatı yapıldığından, yabani ile ekme otu birbirinden ayırmak biraz zaman alabilir. Kuşkusuz her otun doğada kendiliğinden yetişeni makbuldür. Aradaki lezzet farkı, kesinlikle çok belirgindir.
Çocukluğumda İzmir’de sokak aralarında “turpotu, radika” diye bağırarak gezen “otçu” kadınlardan annemin sık sık alışveriş yaptığını hatırlıyorum. Zira haftada bir gün pazardan birer pişirimlik alınan otlar bize yetmez, birkaç gün bile buzdolabında bekletilemeleri arzu edilmez; mümkünse alındıkları gün tüketilirlerdi. Buzdolabına girmiş ot pörsüyebilir, renk değiştirtebilir, lezzetini ve besin değerini kaybedebilirdi. Çocukluğumda otların çoğaldığı ve çeşitlendiği aylarda pazarlar da bir başkaydı. Bugün ne yazık ki, pazarlara eskisi kadar çok ot gelmiyor ve arzu edilen otu bulmak da her zaman pek mümkün olmuyor. Tabii kırlara çıkıp kendi otunuzu kendiniz toplamanız da diğer bir seçenek…
Haşlanarak salatası yapılan otların başında turpotu ve radika gelir ve Girit’in hangi bölgesinden olurlarsa olsunlar tüm Giritlilerin tartışmasız en yaygın tükettikleri otlardandır. Bunların yanı sıra cibez, hardal, helvacık, koyu yeşil küçük Girit kabakları ile birlikte haşlanarak salatası yapılan istifnoyu sayabiliriz. Bu salatalar bol limon ve zeytinyağı ile servis yapılır. Limon ve zeytinyağı, salata sofraya getirilirken konmalıdır, aksi takdirde haşlarken o kadar özen gösterdiğiniz otun rengi kararır. Daha önce de belirttiğim gibi, Girit haşlama ot salatalarında arzu edilen en önemli özellik, parlak yeşil renkte olmalarıdır. Giritlilerin haşlama ot salatalarını ılık olarak sofraya getirmeleri de, dikkati çeken bir başka tüketim şeklidir. Bu nedenle bazen otlar sofraya oturmazdan kısa süre önce haşlanır ve ılık tüketilirler. Aynı şekilde Giritliler, zeytinyağlı ot ya da sebze yemeklerini soğuk değil, sıcak tüketmeyi severler. Bir lokantada buzdolabından çıkartılan ot haşlamasına itiraz edilmeyebilir ama evde hazırlanan iyi bir Girit sofrasında otlar dolaptan çıkmamalıdır.
Girit mutfağının en tipik ve önemli ot yemeklerinden biri de çipohortadır. Mevsimine göre bulunabilen yabani otların bazı eklemelerle bir arada pişirildiği çipohorta ya da kipohorta (kipos: bahçe, horta: yenilen yabani ot) zeytinyağlı karışık bir ot yemeğidir. Köylülerin yine mevsimine göre sattığı karışık otlar ayrıca kavrularak da tüketilebilirler.
Çipohortayı yapmak için, pazarda köylülerce hazırlanmış karışık otlardan alıp, içine arzuya göre eklemeler yapmak mümkündür. Örneğin, Hanya usulü çipohortanın malzemeleri: arapsaçı, ebegümeci, yabani semizotu, kabak çiçeği, dağ pırasası (yabani pırasa), gelincik, ıspanak (kökleri kırmızı ve küçük olan dağ ıspanağı), vlita (tilki kuyruğu), maydanoz, dereotu, Girit kabağı, taze soğan, domates ve 1-2 adet orta boy patatesten oluşmaktadır.
Bu tarif için köylüler tarafından satılan karışık otun içerisine mutlaka dışarıdan bazı eklemeler yapmak gerekmektedir. Örneğin kabak çiçeği, semizotu, yarım kilo karışık ot için bir demet maydanoz, bir demet dereotu, taze soğanı az ise taze soğan ya da kuru soğan, arzu edilirse ısırgan otu, arapsaçı ve yabani pırasa, bir küçük kabak eklenir. Bu karışıma özellikle semizotu çok yakışır. Çipohorta pişirilirken bütün malzemeler çiğden konur. Tencereye konan zeytinyağına doğranan soğan ve domatesler üzerine otlar ve en üstede dörde bölünen patatesler eklenir. Tuz ve zeytinyağı eklenerek pişirilir. Su konulmaz.
Kış aylarında yapılan çipohortaya ise, mevsimi olmadığından domates, kabak, semizotu ve patates konulmaz. Karışımda genelde ebegümeci, ısırganotu, gelincik, arapsaçı, yabani pırasa bulunur.
Çipohorta bazen kaliçunya adı verilen böreklerde iç olarak da kullanılmaktadır. Girit mutfağında yabani otların diğer bir kullanım alanı da börek içleridir. Ispanak, pazı, gelincik bazen de ısırgan otu börek içi olarak en yaygın kullanılan otlardır.
Girit mutfağının önemli özelliklerinden birisi de yabani otların kuzu eti ile pişirilmesidir. Kuzu etli arapsaçı ve şevketibostan, en sevilen etli yemeklerdendir. Bugün Girit’te yapılan kuzu etli radika yemeği, ilginçtir ki Giritli Türkler arasında bilinmez. Turpotu, helvacık, hardal gibi otların ise etli ya da etsiz yemeği yapılmaz, haşlanıp salata olarak tüketilirler.
Anadolu’da Girit mutfağının bu ısrarlı sürdürücülerinin bir özelliklerinin altını çizerek yazımı bitirmek istiyorum. Aslında esnek ve yeniliklere açık insanlar olan Giritliler, yemekleri söz konusu olduğunda kurallara son derece bağlı ve tutucu davranırlar. Onları mevcut bir tarifi değiştirmeye, ufak bir ekleme ya da çıkarma yapmaya ikna etmek mümkün değildir. Geldikleri topraklara ve geride bıraktıkları hayatlarına ait anılarını adeta yemeklerinde muhafaza eden Giritlilerin yemek adetlerine yer yer aşırı bulduğum bağlılıkları, zorla koparıldıkları topraklarına duydukları özlemden ileri gelir sanki. Ben ailemde de diğer birçok Giritli ailede de gözlediğim yemeğe ve mutfağa düşkünlüğün, bu konudaki titizliğin ve kuralcılığın kökeninde hep bu duygunun yattığını düşünürüm.

http://giritliler.azbuz.ekolay.net/blog/yazi/oku/5000000000964254/Ot-Yemekleri

Girit Lalesi

Girit Lalesi pençe adı verilen köklerden yetiştirilir. Gösterişli çiçeklere sahiptir. Yaprakları maydanoz yaprağına benzer. Kırmızı,beyaz, sarı ve ebruli renklerde çiçekleri vardır. Katmerli ya da yalınkat olabilir çiçekleri.


Üretiminde iki yöntem vardır. Birincisi tohumla üretimdir. Tohumla üretim işlemini bu işi ticaret amaçlı ve profosyonel olarak yapan kişiler yani çiçekçiler yapmaktadırlar. Uzun süren ve zahmetli bir iştir tohumla üretim. Bu yüzden pek tercih edilmez.

Pençe ile üretimde; pençeler mart ayında güneşli bir yere 5 cm derinlik ve 15 cm ara ile dikilirler. Mayıs ve Haziran aylarında çiçek açarlar. Bitki kuruduktan sonra pençeler topraktan çıkarılıp kuru kum içinde saklanmalıdır.


Düğün Çiçeğinin Yetiştirilmesi İçin Gerekli Şartlar:

Toprak: Humuslu ve tınlı toprak en uygunudur.

Su: Bitki suyu sevmektedir. İstenildiği kadar su verilir.

Işık: Güneşli ve aydınlık yerlerde yetiştirilmelidir.

Sıcaklık: Ilık ve sıcak ortamlar uygundur.

Gübre: Sonbahar aylarında gübrelenmelidir.

Cunda ve Giritliler



Ege’nin kıyısında iki kültür iç içe.
Cunda, Ayvalık’ın hemen yanıbaşında bir ada. Aslında ada bile sayılmaz. Çünkü karaya köprüyle bağlı. Asıl adı da Ali Bey Adası. Ama kimse bu ismi kullanmıyor. Eskiden Rumlar’ın yaşadığı adada, yaklaşık seksen yıldır Girit muhacirleri yaşıyor. Ada nüfusunun büyük çoğunluğu bugün bile üçüncü, dördüncü kuşak Giritliler’den. Kendilerine has şiveleri, birbirinden nefis yemekleri ile Cunda’da küçük bir Girit var.
Mavi-yeşil deniz ve kumsal… Hafifçe bir rüzgar esiyor batıdan, Akdeniz kokuyor… Denizin kokusuna bir de zeytinyağı kokusu ekleniyor. Balıkçılar batan güne “Papalina” için son kez ağ indiriyor. Sabahtan hazırlanmış olan “çiçek dolma”ları deniz kenarındaki lokantalarda önce tabaklara, sonra vitrine diziliyor. Henüz belki görünmüyor ama plaj güneye kadar uzanıyor. Kıyı boyu dantel gibi işlenmiş. Burası Ayvalık…Sonra Şeytansofrası’na çıkıyoruz ve karşıda adalar görünüyor, Ayvalık’ın adaları: Çıplak, yumurta, güneş, yuvarlak, kamış, kılavuz, Taşlı, Yelken, Maden, Hasır, Dolap, Kutu, Balık, Kayabaşı, Çiçek, Kız, Poyraz, Tavuk ve Alibey… Diğer bir adıyla Cunda… “Cunda” adı ta Osmanlılar zamanından kalma. Buranın artık tam anlamıyla bir ada olduğu da söylenemez. Çünkü Dolapboğazı’ndan geçilen bir köprüyle Ayvalığa bağlanmış. Şimdi de rüzgar Cunda’dan sesler getiriyor.
Cunda limanı dolu. Balıkçılar belli ki yeni dönmüşler. Şimdi bütün restoranlar onlardan balık bekliyor. Ama özel bir balık: Papalina… Papalina Sardalya’nın yavrusu. Normal bir hamsiden az daha ufakça. Ayvalığa, hele hele Cunda’ya gelen hiç kimsenin tadına bakmadan geçemeyeceği bir balık. Restoranlarda porsiyonların biri gidiyor biri geliyor. Siparişler sadece Papalina ile kalmıyor tabii ki. “Yanında başka ne alabiliriz?” diye soruyorsunuz; saymaya başlıyorlar: “Kabak Çiçeği Dolması, Zeytinyağlı Bamya, Deniz Börülcesi…” “Ya midye, kalamar” demeyin sakın. Onlar zaten var. Ama Cunda’ya gelen önce mutlaka Girit mutfağını tadar.
Oturduğumuz restoranın sahibi Engin hanımla konuşmaya başlıyoruz, yemek çeşitliliği üzerine. Cunda mönüsünü değiştirenler, Girit’ten gelen mübadil Türkler olmuş. Engin hanım bir yandan “Çiçek Dolması”nı hazırlarken, bir yandan da Giritliler’den söz ediyor… “Sadece yemekler mi?: Onlar çok şey getirdiler buraya. Şimdi Girit’ten gelen ailelerin bazıları neredeyse dört kuşak oldular.” Bu cümlelerden anlaşılıyor ki Cunda halkıyla Girit nüfusu artık kaynaşmış. Girit’ten Cunda’ya ilk gelenleri soruyoruz. İşte o zaman Ali Onay’la tanışıyoruz. Ali Onay, 1924 yılında, Girit’ten Cunda’ya ilk gelen Türkler’den. Yaşını sorduk; on sekiz dedi. Doğrudur!.. Çünkü Ali Onay, adanın tarihi varlığını korumak için, gençlere taş çıkartan bir enerjiyle çalışıyor. Cunda’yı ve tarihini tamamı tamamına biliyor, anlatıyor; yıkılmayan kiliseleri, manastırları ziyaret edip, buraya ilk geldiği o yılları yaşıyor… Girit’ten ilk geldiğinde, sadece şehrin içinde beş büyük kilise iki de aile kilisesi varmış. Artık kiliselerin yalnızca bir tanesi ayakta. Boş arazilerde gördüğünüz taş yığınları da diğer kiliselerden kalanlar. Şehir dışındaki kiliseler bile yıkılmış, mahvedilmiş. Neden? Ali Onay, sormadan cevaplıyor üst üste yığılmış bir taş öbeğini gösterirken; “Burayı yıkıp şu ilerideki damı yaptılar. Kiliseyi yıkıp ev yaptılar. İnanabiliyor musunuz?” diyor. Haklı, inanamıyoruz. Cunda’yı gezmeye devam ediyoruz. Burada gördüğümüz neredeyse her taş yığınının bir hikâyesi var. Zamanında kimi kilise, kimi manastır, kimi mezarlık, kimi okul olarak kullanılmış. Bazısının içinde hâlâ hazine gizlendiğine inanılıyor. Biz sadece yapıların tarihiyle ilgileniyoruz. En fazla tahrip olan yapılar, Rumlar’dan kalan manastırlar, kiliseler ve okullar. Rum evlerinin durumu ise daha iyi; çoğu bakımlı. Bir de taş kahve var. Burası da Rumlar’dan kalma bir bina.. Fakat, yapı tekniğinden anlaşıldığına göre onun tarihi daha yeni: 1900′ler. 1944 yılında Cunda’yı da vuran büyük deprem esnasında birçok yapı harap olmuş. Ama Rumlar’ın inşa ettiği mekanlarda zemin sağlam tutulduğu için oralarda gerçek anlamda yıkılmalar değil, ufak tefek çökmeler yaşanmış. İşte Taşkahve de zelzelede 6 santim kadar çökmüş. Fakat hâlâ sapasağlam duruyor Kordon boyunda.
EVLER SARMISAK TAŞI’NDAN
İlçe merkezinden ayrılıp adanın arkalarında ilerliyoruz; Pateriça Körfezi’ne doğru… Burada artık taş sokaklar göremiyoruz. Hatta yollar o kadar bozuk ki; yeri geliyor, iki kişi yan yana yürümekte bile zorlanıyoruz. Otomobili bir yerde terk etmek zorundayız. Otlar arasında bir toprak yol, hafifçe yukarı doğru eğimli. Yolu takip ediyoruz, eğim artıyor. Biraz daha devam edince bu kez eğim aşağıya doğru dönüyor. Ve sola baktığımızda, yüksekte, yüzünü denize dönmüş bir bina yükseliyor… Burası Agios Dimitrios Ta Seilina Manastırı, Deniz kenarında bir tarih; yıkık duvarlar arasından görünen muhteşem bir manzara, arkası yemyeşil orman… İçeriyi geziyoruz. Gene Ali Onay manastır hakkında bildiklerini anlatıyor. “Ben bu manastırın buralardaki en eski manastırlardan biri olduğunu düşünüyorum. İki yapılaşma görüyoruz. İlk yapılaşmaya göre burası küçük bir manastır. Ama ondan sonra yenilediler manastırı. Duvarlarını yeni yaptılar, kilisesini yeni yaptılar… Daha çok da sarmısak taşı kullandılar. Bir yapıda sarmısak taşı kullanılması demek o yapının yeni olması demek.” Sarmısak taşı, Ayvalık’ın güneyindeki Sarmısaklı’dan çıkarılan bir tür taş. Kırmızıya çalan rengiyle hemen seçiliyor. Sağlam fakat kolay işlenebilir olması nedeniyle birçok yapıda -şimdi bile- tercih ediliyor. Daha çok Rum evlerinde görüyoruz bu taşı. Bir de onarılmış manastırlarda ve kiliselerde…
Ali Onay, bir yandan yıkık duvarların, arasından görünen denizi seyrediyor, bir yandan da anlatmaya devam ediyor. “Bir zamanlar Katerinli Fahrettin Bey adında biri vardı. Burayı zaptına aldı. Tapusu yok tabii. Ama adamcağız ilk günden ölüm gününe kadar korudu orasını. Maalesef ondan sonra oğulları hiç ilgilenmediler. Ama Fahrettin Bey çok mutlu bir hayat geçirdi burada. Sevgilisi vardı. İstanbullu. İşte onunla burada kalırlardı; o burada çok güzel günler yaşadı…” Yani, ölene kadar buranın gerekli tamiratlarını ve bakımını yapan Fahrettin Bey, aynı zamanda burada yaşamış. Üstelik Ali Bey’in anlattıklarına göre, epey “iyi” yaşamış.
Cunda’nın yerli nüfusunun büyük bir kısmını mübadeleyle Türkiye’ye gelenler oluşturuyor. Giritliler buraya ilk geldiklerinde Cunda henüz bozulmamış tarihiyle onları bekliyormuş. Ali Onay konuşmaları sırasında sık sık uzaklara bakıyor; belli ki Girit’ten ilk geldiği zamanki Cunda’yı hatırlıyor. Türkiye gemisinin ikinci seferiyle Ayvalık limanına ulaşmışlar. Cunda’ya geçişleri oradan olmuş. O zamanlar Ayvalık’ı Cunda’ya bağlayan köprü yok; ama isteyen sallarla geçiyor adaya. Onlar adaya küçük teknelerle geçmişler. Önce davullarla karşılanıp iskeleden çıkar çıkmaz hemen aşılanmışlar. Ve “Papaz’ın Sarayı”nda karantinaya alınmışlar.
Papaz’ın Sarayı denize bakan, üç katlı, sağlam görünüşlü bir bina. Gerçekten de önceleri burada bir papaz yaşıyormuş. Daha sonra bu bina yetiştirme yurdu yapılmış. Papazı öldürmüşler, sarayına saklamış olduğu altınları almak için… Altınlar bulundu mu bulunamadı mı kimse tam olarak bilmiyor.
İşte Giritliler ilk geldiklerinde burada kalmışlar. Bina o zaman gayet iyi durumdaymış tabii. Her odada iki-üç aile kalıyormuş. durum bir hafta ya da on beş gün kadar böyle devam etmiş. Önceden devlet tarafından oradaki mal varlıkları değerlendirmeye alınan Giritliler, Cunda’da mallarına “aşağı yukarı” karşılık gelen Rum evlerine yerleştirilmişler.
4500 GİRİTLİ GELDİ
“Mübadele esnasında adaya 4500 kişi geldi. Ama işsizlik ve piyasanın olmaması çok kötüydü. Halkı, buraya, verdikleri iskânla bağlayamadılar. Her nüfusa 20 ağaç zeytin, her aileye bir ev ve bir buçuk dönüm tarla verdiler. Bu sadece Girit’te yoksul bir hayat sürenlerin işine yaradı. Ama Girit’teki mallarının kıymeti takdir edilerek, elindeki imkânlarla buraya gelen insanlara oradaki mallarının değerinin yüzde 40′ı verildi. Kalan yüzde 60 hisseler ise devlete kaldı. Halka verilen iskân hakları o zamanki şartlar içinde insanları buraya bağlamadı. O aileler de ellerindeki malları çok ucuza satarak adadan ayrıldılar. 4500 nüfustan geriye kalan sadece 2000 nüfustu” sözleriyle mübadeleyle başlayan Türkiye serüvenini anlatmaya devam ediyor. Birtakım haksızlıklar olmuş tabii, ama onları esas etkileyen “göç”ün duygusal boyutuymuş: “Oradaki işini, evini bırakıp hiç bilmediğin bir yere gitmek… Orada kurulmuş olan bir düzenimiz vardı iyi kötü. Muhacirlik kolay değil” cümleleri art arda dökülüyor Ali Onay’ın ağzından…
Başka Giritliler de var Cunda’ya gelen. Aralarında en yaşlısı İsmet Teyze. Şirin bir pansiyon işletiyor şu anda. Pansiyonun hemen hemen her tür işinden o sorumlu. Yaşı, neredeyse 85. Ne kadar sağlıklı olduğunu sadece bakışlarından bile anlamak mümkün. Dilinde bozuk bir Türkçe; pırıltılı gözlerini kırpıştırarak sürekli konuşuyor, anlatıyor: Komşularını, duvardaki resimlerini, ilk gençliğini, bir de tabii ki Girit’i… Ve İsmet Teyze düşündürüyor da. Acaba özlediği o ilk gençliği mi yoksa Girit mi?..
“Ben ilkokulu bitirmiştim, altı sinif. On iki yaşindaydim. Yirmi alti mayis bin dokuz yuz yirmi dörtte biz buradaydık. Son Türkiya vapuru ile geldik. Bizden sonra bir Rum vapuru geldi. Andivoni. Buraya geldik, muhacir olduk. Rahatimizi kaybettik. Evimizi, her şeyi bıraktik. Burada elektirik yok, su yok, sokaklar taş… Yuruyemezdik. Mahrumiyet mintikasiydti burası. Ama Girit Adası Akdeniz’in cenneti. Girit’te meyva bol ve guzel. Ona bakmasini bilirlerdi insanlar. Medeni yer Girit. İnsanlari çok iyi. Sonradan şeytan girdi araya, bozuştular.”
İsmet Teyze artık buraya alışmış alışmasına. Ama Girit halâ burnunda tütüyor belli ki… Özellikle de havası. Çünkü sık sık sesi duyuluyor, pansiyonda kalanlara, ziyaretine gelenlere Girit’i anlatmaya başlıyor: “Soğuk burasi. Orada soba yok, soğuk yok. Mangalla isinirdik, soba yok, gerek yok sobaya. Girit… Şimdi daha güzeldir. Medeni yer Girit…” Bir süre sonra çocukluk anılarından sıyrılıyor. Hemen ardından da “zamanımız”a ve alışkanlıklara eleştiriler getiriyor. “Gezmek… Butun gun sokak. Sabah gezmek, öglene gezmek, akşama gezmek… Bazileri çok seviyor, geziyorlar. Ben sokak sevmiyorum.”
Giritlilerin neredeyse hepsi artık Cundalı olmuş. Nüfus çoğunluğu da onların… İlk geldikleri yıllarda birçoğu kendilerine verilen imkanların da gerektirdiği üzere -çiftçilik yapmış. Şimdi de “zeytine çıkanlar” yok değil. Birazcık daha girişimci ruha sahip olanlar, pansiyonculuğa başlamışlar İsmet Teyze gibi… Girit’i özleyenler var tabii aralarında, ama çoğu Cunda’ya alışmış. Ve Girit’liler Cunda’ya – en azından getirdikleri ilginç yemeklerle – imzalarını atmışlar.
Ali Onay, İsmet Altay… Girit’ten diğer gelenler. Muhacirlikten bahsettiler, Cunda’nın ruhundan söz ettiler, onlar tarihin belirli bir kesitini gözümüzün önüne serdiler. Üstelik hissettiklerini de… Cunda’ya giderseniz kiliseleri dolaşmaktan, denize girmekten başka, fazladan birkaç gün daha ayırın kendinize. Giritlilerle tanışın. Herşeyi anlatacaklardır. Size “gerçek” bir tarih yaşatmak için Cunda’da beklemekteler…

http://www.chronicledergisi.com/cunda-ve-giritliler/

Tarsus’taki Giritliler..


Tarsus’taki Giritliler..

Tarsus’ta 2000 yılında kurulan bir Giritliler Kültür ve Dayanışma Derneği var.

Bu derneğin kurucu başkanı Ali Pamuksüzer’dir. Derneği, yine Giritlilerin önde gelen isimlerinden Sait Karail, Hüseyin Şendağ, Hasan Özpaksoy gibi isimlerle Tarsus, Mersin ve Adana gibi il ve ilçelerdeki Giritlilerin birbirini tanıması, kaynaşması, yöre halkıyla uyum içinde Türkiye Cumhuriyeti yasalarına uygun birbirine saygı, sevgi ve hoşgörü ile yaklaşmaları için bu derneği kurmuştur.

Girit Türkleri’nin, Yunan zulmünden kurtuluşunun yıldönümünü unutmaz. Bu yıl kurtuluşun Yıldönümü olan 24 Şubat’ta, tarih boyunca asıl zulme uğrayanın Giritliler olduğunu hatırlatır bizlere Ali Pamuksüzer…

Kendisi Tarsus Giritliler Derneğinin kurucusu ve ilk kurucu başkanıdır. Sonraki yıllarda da bu derneğin başkanlığını yapmıştır.
Yıllar önce Tarsus Giritliler Derneği olarak kuruluşlarını tamamlayarak Giritlilerin sesini duyuran, onların Türkiye’nin gerçek birer ferdi olduklarını anlatıp halkı bilgilendiren Ali Pamuksüzer zaman zaman toplumda bazı densiz kişilerin Giritlileri sanki Türk değilmiş gibi lanse etmelerinden rahatsızdı.

Örneğin geçmişte Tarsus’un İhsaniye köyü cıvarında bir kişinin "Şu tepedeki gâvur köyü" sıfatını kullanmasından sonra Ali ağabey Giritlileri daha teferruatlı tanıtmış ve "Bize gavur diyen ya bilgisizdir, ya yanlış bilgilendirilmiştir, yada kasıtlı olarak bunu söylemektedir" demişti.

İşte bu nedenle Ali Pamuksüzer ağabeyimiz, hem Giritli olarak, hem de Tarsus Giritliler Derneğinin kurucu başkanı olması nedeniyle bu hususa açıklık getirmişti. Ali Pamuksüzer bu hususları bana da şöyle anlatmıştı.

"Girit Adası, Venediklilerin elinde iken 24 yıl süren savaşlardan sonra 1669’da Osmanlı’nın egemenliğine girmiştir. Toprakların işlenmesi, üretimin artması, ticaret ve zanaatın gelişmesi için Karaman, Aydın ve Denizli yörelerinden 200 bin Türk, Girit adasına yerleştirilmiştir.
GİRİT’li Türkler, Rumların zulüm ve katliamları karşısında, 1876’dan başlayarak en son 1924’de Mübadele protokolü gereği Anavatanlarına dönmüş olan safkan Türklerdir. Girit Adası, Osmanlı döneminde Türk yurdu iken 200 bin Türk’e karşılık sadece 60 Rum vardı.

Osmanlı’yı parçalamak isteyen vahşi batılılar, bugünkü politikaları gibi, haçlı entrikalarıyla Girit Adasındaki katliamlara zemin hazırlamışlardır.Bazı tarihinden habersiz ukalaların, Girit’li Türklere dil uzatmadan önce Türk Milletinin tarihini çok iyi öğrenmesi gerekir. Şu tarihi gerçekleri açıklamayı, herkesin bilmesi açısından yararlı görüyorum:
* 16 Haziran 1926’da İzmir’de rahmetli Atatürk’e karşı tertiplenen suikasti önleyenin Giritli Motorcu Şevki olduğunu biliyor musunuz?
* 23 Aralık 1930’da Menemen’de yobazlar tarafından şehit edilen Türk Milliyetçisi bir subay olan Mustafa Fehmi Kubilay’ın Girit/Kandiye’den gelen ve Kozan’da doğmuş olan Girit’li Türklerdendir.

* Menemen olayındaki ikinci şehidimiz bekçi Hasan’ın da, Kandiye’den İzmir’e gelen Girit’li Türklerden olduğunu biliyor musunuz?
* Çanakkale’de İngilizlere karşı Eshab-ı Kehf dağı yamaçlarında Fransızlara karşı kahramanca çarpışırken verdiğimiz şehitlerimizin ve gazilerimizin sayısını biliyor musunuz?
Müslüman Türk Milletinin bireylerine "Gâvur" sıfatını yakıştırmaya çalışan her kim olursa olsun o kişinin Müslümanlığı ve Türklüğü tartışılır.
Oysa, Girit’li Türkler, Girit Adasında ve Türkiye’de Müslüman Türk Milletine saldıran kefereye karşı cengaverce çarpışırken onbinlerce şehit vermişlerdir.
Girit Adası, 1912’de Yunanistan’ın egemenliğine girince, atalarımızın Kur’an okumaları ve camilere gitmeleri yasaklanmış, Türkçe yerine Yunanca konuşmak zorunlu hale getirilerek Türkçe eğitim kaldırılmış ve birçok özgürlükleri ellerinden alınmıştır.

Benim atalarım, onların ırkından ve dininden olsalardı, Rumların zulmüne uğrar mıydı? Girit’li Türkler "gâvur" olsaydı, o toprakları bırakıp Anavatan’a dönerler miydi?
Yoksa sen, benim atalarımın Türk olup olmadığını, 1924 "MÜBADELESİ"ni gerçekleştiren Ulu Önder Atatürk’ten daha mı iyi biliyorsun?
Bizim, Türklüğümüzden ve Milliyetçiliğimizden asla şüphemiz yoktur"

İşte böyle...Ali ağabey gerçekten de hiç yakışık almayan ve gerçek olmayan "Gâvur" sıfatının uydurulması karşısında böylesine sinirlenirken ve haklı olarak herkesin Giritlilerin geçmişini de bugününü de öğrenmesi için tarihi bilgiler aktarırken ben de bazı artniyetli kişilerce onurları kırılmak istenen Giritli kardeşlerimize destek olmak, onlarında müslüman ve bizim özbe öz kardeşimiz, bu vatanın evlatları olduğunu duyurmak için Ali ağabeyimin anlattıklarından da esinlenerek böyle bir yazıyı kaleme alıp siz değerli okurlarımıza duyurmak istedim.
Ne olursa olsun..Bir şeyi bilmemek ayıp değil, o işin aslını öğrenmemek ve yanlış bililerle birini rencide etmeye çalışmak ayıptır.

Batı'nın Demir Yumruk Altındaki Toplumları



Batı emperyalizminin iletişim araçları üzerindeki hakimiyeti dolayısıyla; Batı'nın yıllar süren doğrudan sömürgecilik uygulamasının ardından kendine bağımlı hale getirdiği doğu ülkelerindeki ve özellikle İslam ülkelerindeki iç problemlerden, ayrılıkçı hareketlerden bütün dünyanın haberi olduğu halde batıdaki bağımsızlık mücadelelerinden çok az kimsenin ancak haberi olabilmektedir. Üstelik İslam ülkelerindeki ayrılıkçı hareketler sömürgeci Batı ülkelerinin entrikaları sonucu ortaya çıkmışken, Batı'daki bağımsızlık mücadelelerinin bazıları yüzyıllardan buyana devam ettiği halde. Yıllar önce sömürgeleştirmiş oldukları ülkelerin halklarını demir yumrukla hakimiyetleri altında tutmaya çalışan Batı ülkeleri, İslam dünyasında bizzat kendilerinin ortaya çıkarmış oldukları ayrılıkçı hareketleri cesaretlendirmek amacıyla bu hareketlere her bakımdan destek verirken kendi ülkelerindeki bağımsızlık mücadelelerinin gündeme getirilmesine bile katlanamazlar.

İlk defa sekizinci yüzyılda Danimarka-Normandiya İmparatorluğu tarafından sömürgeleştirilen ve o tarihten beri sürekli bağımsızlık mücadelesi veren İrlanda bugün İngiltere'nin hakimiyeti altındadır. İrlanda halkının yüzyıllar boyunca bağımsızlık mücadelesi hiç durmadı ama kendi çıkarlarını bütün insani değerlerin üstünde tutan Batı ülkeleri bu süre içinde asla insafa gelmediler. İrlanda halkının kendi topraklarını zorla hakimiyetleri altında tutmaya çalışan sömürge kuvvetlerine karşı gerçekleştirdikleri başkaldırı hareketleri hep asker gücüyle bastırıldı. Kuruluşu resmen 1948 yılında ilan edilen bugünkü İrlanda, İrlanda topraklarının sadece belli bir kısmına sahiptir. Bugünkü İrlanda Cumhuriyeti'nin kuruluşunu hazırlayan anlaşma ise İrlanda halkının 1919-21 yılları arasında verdiği bağımsızlık savaşı sonunda imzalandı. Ancak İngiltere bu anlaşmada kuzeydeki altı vilayetin kendi hakimiyetinde kalmasını şart koştu. Bugün Kuzey İrlanda'nın bağımsızlığı için verilen mücadeleyi İrlanda Kurtuluş Ordusu (IRA) organize etmektedir. Ama İngiliz kuvvetleri İrlanda halkının bağımsızlık mücadelesine karşı baskı ve şiddet metotlarının tümünü kullanmaktan çekinmemektedir. 1970'lerden buyana İrlanda gerçek bir savaş yaşamaktadır. İngiltere kuvvetleri de bütün vurucu timleriyle, her türlü savaş teçhizatıyla İrlanda halkının bağımsızlık mücadelesini bastırmaya çalışmaktadır.(1)

Bir bölümü Fransa'nın bir bölümü de İspanya'nın hakimiyeti altında olan Bask bölgesinin halkı da uzun yıllardan beri bağımsızlık mücadelesi vermektedir. Gerek Fransızların gerekse İspanyolların Bask bölgesini nasıl hakimiyetleri altında tuttukları hakkında fikir vermesi açısından burada bir olaya işaret etmek istiyoruz: 1987 yılında, Fransa'nın Bayonne şehrinin papazı, bir gazetecinin Bask meselesi ile ilgili: "Kilise ne düşünüyor?" sorusuna şu cevabı veriyor: "Kilise silahlı bir hareketin kalıcı bir çözüm getireceğine inanmaz. Barış daha tesirlidir. Zira barış hayattan yanadır, şiddet ise ölümden yana...Ayrıca kilise masumun hakkını şiddetle savunur. Mesela ben bir gece önce tevkif edilen insanların ertesi sabah suçsuz bulunarak salıverilmelerini, kapıların polis tarafından baltalarla kırılmasını, devlete zararlıdır diyerek çocukların analarından ayırdedilmelerini asla tasvip edemem".(2) Bu cevap Fransa'nın Bask halkına neleri reva gördüğünü bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. Babaları bağımsızlık istediğinden dolayı çocukları "devlete zararlıdırlar" diye ailelerinden ayıran, yine haklarının, topraklarının daha fazla sömürülmesine müsaade etmek istemeyen insanların kapılarını baltalarla kıran Fransa'nın insan hakları savunuculuğu konusunda samimi olduğuna inanmak nasıl mümkün olabilir!

Özellikle İspanya sınırları içinde kalan Bask topraklarının bağımsızlığı için mücadele eden ETA adlı örgüt İspanya yönetimini hayli uğraştırmaktadır. Bu örgüt 1959 yılından önce bir öğrenci birliği olarak ortaya çıktı. Başlangıçta diktatör Franko'nun baskıcı yönetimine karşı mücadele etti. Daha sonra Fransa'nın desteği ile güçlü bir militan örgütü haline dönüştü. Fransa ETA'ya destek vermekle Bask bağımsızlık mücadelesini tamamen İspanya sınırlarının içine hapsetmeyi ve İspanya'daki Baskların, Fransa topraklarında yaşayan Basklara yapılan haksızlıkları, zulümleri görmezlikten gelmelerini sağlamayı amaçlıyordu. Ancak bu amacına ulaşamayınca 1984 yılında Bask bağımsızlık hareketine karşı İspanya ile anlaştı. Bu anlaşma İspanya'da mücadele veren ETA örgütü içinde bölünmelere yol açtı. Bu bölünmeler ETA örgütünün biraz zayıflamasına yol açtı ise de, bu örgüt bugün hâlâ İspanya hükümetini hayli zorlamakta ve mücadele sahasını günden güne genişletmektedir.

Cezayir'i 132 yıl zorla ve şiddetle hakimiyeti altında tutan, 1954-62 yılları arasında verilen sekiz yıllık savaş süresince de bu ülkede 1.5 milyon Müslümanın canına kıyan Fransa bugün bir başka Müslüman ülkesi olan Yeni Kaledonya'yı zorla ve baskı ile hakimiyeti altında tutmaya çalışmaktadır. Avustralya'nın doğusunda bulunan ve Fransa'ya oldukça uzak olan Yeni Kaledonya adalarını bir sömürge olarak elinde tutabilmek için her türlü baskı metoduna başvurması Fransa'nın sömürgecilik anlayışında geçmiş yüzyıllardan günümüze hiçbir değişiklik olmadığını göstermektedir. Büyük Okyanus'un içinde bulunan ve halkının çoğunluğunu Kanak Müslümanları oluşturan Yeni Kaledonya adalarında FLNKS adını taşıyan bir örgütün önderliğinde bağımsızlık mücadelesi verilmektedir. Fransa bir yandan bu bağımsızlık mücadelesini bastırmaya ve Yeni Kaledonya'yı elinde tutmaya çalışırken bir yandan da dünyanın bu olaylardan haberdar olmaması için her yola başvuruyor. Nitekim uluslararası emperyalizmin basın-yayın araçları üzerindeki hakimiyeti buralarda olan bitenlerin dünya kamuoyundan gizli tutulmasını sağlayabilmektedir. Burada şunu da belirtelim ki emperyalist güçler birbirlerinin ayıplarını ortaya çıkarmama konusunda da aralarında yardımlaşmaktadırlar. Batı ülkelerinin başını ağrıtan bağımsızlık mücadelelerini dünya kamuoyundan gizleme konusundaki başarıları da bu yardımlaşmadan kaynaklanıyor. Bu da yüzsüzlüğün bir başka yüzü: İnsanlara zulüm ve haksızlık ve bu haksızlığın gizlenmesi konusunda yardımlaşma!...

Fransız hakimiyetine karşı bağımsızlık mücadelesi veren halklar sadece Basklar ve Yeni Kaledonyalılar değil. Bunların yanı sıra Brötanlar, Alsaslılar, Korsikalılar gibi pek çok etnik topluluk Fransız egemenliğine karşı kendi ulusal bağımsızlıklarını elde etmenin mücadelesi içindedirler. Bu halkların yaşadıkları bölgeler veya adalar genellikle geri kalmış ve Fransız yönetiminin ilgisinden uzak yerlerdir. "Brötanya Ulusal Kurtuluş Cephesi" brötanların bağımsızlık mücadelesini organize etmektedir. Fransa bu cephenin sesini kesebilmek için bütün imkanlarını kullanıyor. Korsika adasında da Fransa'nın bütün baskı ve şiddet uygulamalarına rağmen bağımsızlık savaşı sürmektedir.

Fas'ın kuzeyinde Akdeniz kıyısında dünyada çok az kimsenin adını duymuş olduğu iki güzel şehir var: Sebte ve Melilla. Halkının büyük çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bu iki şehir bugün hâlâ İspanya sömürgesidir ve İspanya hükümeti bu iki şehri zorla, baskıyla, şiddetle kendi hakimiyetinde tutmaktadır. Sebte ve Melilla şehirleri İspanya'nın bir sömürgesi olarak tutulurken bu iki şehirde yaşayan Müslümanlar İspanya vatandaşı olarak kabul edilmemektedirler. Dolayısıyla kendilerine seçimlerde oy kullanma hakkı tanınmamaktadır. İspanya hükümeti bu iki şehirde yaşayan Müslümanların azınlık durumuna düşmeleri için bu şehirlere sürekli İspanyolları yerleştirmeye çalışmaktadır. Melilla'da, bu şehre sonradan yerleşen İspanyollar için ayrı bir site inşa edildi ve Müslümanların bu siteye yerleşmeleri yasak edildi. Müslümanların yaşadıkları bölgelerde çeşitli ekonomik baskı uygulamalarına başvurulmaktadır. Mesela Müslümanların yaşadıkları bölgelerde fiyatlar daha yüksek ve gelirler daha düşük. İspanyol sosyalistleri ilk iktidara geldiklerinde Sebte ve Melilla Müslümanlarına vatandaşlık hakkı tanıyacaklarını söylemişlerdi ama bu vaadlerini gerçekleştirmediler. Bir ara Ömer Muhammed Dudo adında bir Müslüman önderin Müslümanlara oy kullanma hakkının verilmesini istemesi üzerine polisler evini bastılar ve dört gün devam eden olaylar meydana geldi. Irkçı rejimlerin siyahlara yaptığı gibi İspanya yönetimi de Sebte ve Melilla Müslümanlarına alt sınıf muamelesi yapmaktadır. Hiçbir Müslümanın oy kullanamadığı 1986 seçimlerinde Melilla'da oyların çoğunluğunu alan sağcı bir İspanyol partisi bu şehirdeki Müslümanların bütün mülklerine el konulmasını istedi.

ABD'deki yetkili ağızlar tarafından yapılan açıklamalarda Sebte ve Melilla'daki İspanyol işgalinin ABD tarafından da desteklendiği ifade edildi. ABD'deki güvenlik uzmanlarından Robert Owd konuyla ilgili olarak İspanyol yetkililere yaptığı bir açıklamasında ABD'nin Sebte ve Melilla'nın işgali konusunda İspanyol hükümetinin yanında yer aldığını ifade etti. Robert Owd, Sebte ve Melilla'nın İspanya'nın elinden alınmasının istenmesi halinde ABD'nin İspanya'nın yanında yer alacağını ve İspanya'nın bu konudaki siyasetini de desteklediğini açıkladı. Owd, daha önce belirlenmiş olan sınırlara müdahale edilmesinin müdahale edenler açısından tehlike doğuracağına da dikkat çekti.

Yunanistan'ın Batı Trakya bölgesinde yaşayan Türk azınlığa yapılan baskılardan daha başka vesilelerle söz ettiğimiz için burada sadece konuyla ilgisi bakımından bir hatırlatmada bulunmakla yetiniyoruz. Buradaki Türk azınlık herhangi bir bağımsızlık veya özerklik mücadelesi vermediği halde sırf etnik farklılıkları yüzünden ağır zulümlere ve haksızlıklara maruz kalmaktadır.

Yunan yönetiminin baskı uygulamalarından nasiplerini alan daha başka etnik azınlıklar da var. Makedonlar ve Pomaklar bunların başında gelmektedir. Yunan yönetimi bu iki kitlenin Yunan asıllı olduğunu ileri sürdüğü halde bunlara baskı yapmaktan da geri kalmıyor. Makedonların ve Pomakların yaşadığı bölgeler geri kalmışlıkları ile, devlet ilgisinden uzaklıkları ile dikkat çekmektedirler.

Yunanistan'ın Girit adasında da bir bağımsızlık mücadelesi yaşanmaktadır. Girit adasının yerlileri genellikle kendilerini Yunan asıllı saymamaktadırlar. Giritlilerin etnik yapı ve kültür yönünden Yunanlardan farklı oldukları da ilk bakışta anlaşılabilmektedir. Yunan hükümeti de bunların Yunan asıllı sayılamayacaklarına kanaat getirmiş olmalı ki bu adayı ihmal etmektedir. Girit adasında özellikle iletişim ve ulaşım hizmetlerinin oldukça yetersiz kalması, Yunan yönetiminin bu adada yaşayan halkın dünya ile bağlantısını asgariye indirme amacına yönelik olmalı. Girit'teki bağımsızlık mücadelesine başta İsrail olmak üzere bazı dış ülkelerden de destek sağlanmaktadır.

Burada kendilerinden söz ettiğimiz halklar Avrupa'nın demir yumruk altında tuttuğu halklardan bazıları. Ancak hepsi bu kadar değil. Burada şunu da hatırlatalım ki, Batı ülkelerinin geçmişte sömürgeleştirmiş olduğu ülkelerden sonradan bağımsızlıklarını elde edebilenler bunu ancak uzun süren mücadelelerden ve yüz binlerce hatta bazen milyonlarca can verdikten sonra elde edebilmişlerdir. Bununla birlikte sömürgeci Batı bağımsızlık sonrasında da bu ülkelerden elini çekmemiştir.